Bu büyülü dünyada karanlıkta yolunuzu bulmaya çalışmak istiyor musunuz?

Sitemize üye olunuz...



 
AnasayfaDeathomens RPGKayıt OlGiriş yap
Hoşgeldiniz. Lütfen, Giriş yapınız ya da Kayıt olunuz.








Sitemize hoşgeldiniz!
Harry Potter zamanını hatta bilinen dört büyücü zamanını bile geride bırakıp daha öncelere götürüyoruz sizleri. Alışılmamış temamız ve özgün sistemlerimizle beraber sizleri bekliyoruz. Sihirli dünyamızın kapılarından geçerek bu heyecan dolu kurguda yerinizi alabilirsiniz.
Sihirli günler dileriz.


blablabla
SITE STATS

User Legend

Paylaş | 
 

 Argarot Deathen

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Argarot Deathen
Esrar Dairesi Çalışanı
Esrar Dairesi Çalışanı
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 70
Yaş : 27
En Belirgin Özellik : Merak
Kan Durumu : Safkan
Gerçek Ad : Yargı
Kayıt tarihi : 19/03/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek: Görücü
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
48/100  (48/100)

MesajKonu: Argarot Deathen   Çarş. Mart 23, 2011 11:21 pm


Ne bir görüntü, ses, koku, his, tat… hiçbir şey yok. Yaşamın tüm anlamları anlamını yitirmiş durumda ölümün soğuk kollarındayken. Yer bile tarif edilemez, belirtilemez, bilinemez. Çünkü hiçliğin ortasında hiçbir yerdedir. Aslında hiçbir yer kavramıyla da bir yer belirtmiş olmuyor muyuz? Bilinemez… Hiçliğin denizinde ilerlemektedir genç yaşta düşen büyücü. Elinde kalan sadece düşünceleridir. Oysa o da bir işe yaramamaktadır bu engin, korkutucu ve sır dolu denizde. Her şey geride bırakılmış, rotası belli olmayan yerlere doğru süzülmektedir karanlığın ortasında hiçlik tüm varlığını kavramışken.

Zaman bile durmuştu, yoktu, sanki hiç var olmamıştı. Hiçliğin kalbinde filizlenmiş sonsuzluk uzanıp gitmekteydi önü alınamazca. Bilinemeyen diyarlarda geçirilen her bir an sonsuzluğun içindeki kısacık bir döngüye, dünya üzerindeki ömürlere bedeldi. Sonsuzluk alay edercesine yayılmaktayken hiçliğin ortasında, artık var olmayan genç büyücü kontrolsüz bir yaprak misali peşindeydi onun. Başlangıçların son bulduğu yerden sonların başladığı yere sürüklenmekteydi bilinçsizce.

Zamanında damarlarında hayatı taşımış olan kan kurumakta, kalbi çürümekte, beyni küflenmekteydi. Kemikleri toza dönüşüyor, organları iflas ediyor, teni soğuyordu. Gözündeki ışık solmaktayken bu işe yaramaz kabuklaşmış ve tüm işlevini yitirmiş bedenden çıkmaya çalışan ruh, kalıplarından kurtulmaya çabalıyordu. Artık geride bırakılanlar, onu bekleyenler boyut değiştirmekte olan ruh için hiçbir şey ifade etmiyordu. Sadece tamamlanması gereken bir yol ve hesabı verilmesi gereken bir hayat vardı önünde. Bedenden ayrılan hiçliğin açılan kapılarından geçip herşeyin özünü görmeye başladığında azametle gökyüzüne yükselmekteydi. Onu çevrelemiş olan enerji kendisini yeni evine çağırıyordu. Algılamaya başladığı sesler cennetteymişçesine içini rahatlatırken aynı zamanda cehennem yolundaymışçasına azap veriyordu. Görmeye başladığı bir şey gerçeğin kendisiydi; fakat daha ne olduğunu bilmiyordu. Çok yakında bilecekti bunu hissediyordu. Ruhun derinliklerinde hissettiği dalgalanmalar kendisini çağıranın tehlikeli bir şey olduğunu belli etse de bir cevap veremiyordu. O şuan hiçliğin kapısından geçmiş ve yeni bir diyara gitmekte olan köleden başka bir şey değildi.

Hayatı hesap sorarcasına gözler önüne serildiğinde mahşer günü azabını çeker gibi ruhu acıyla kıvranmaya başladı. Mutlulukları, üzüntüleri, pişmanlıkları, keşkeleri bir olup özüne nüfus ederken hayatı kendisine gösterilmekteydi. Sanki ne kadar sefil olduğunu göstermek istercesine kendisine gösterilen kareler aslında salt kederin aynası gibiydi. Cehennemi daha şimdiden yaşıyordu. Babasıyla yaptığı kavgalar… Bir izleyiciydi şimdi. Kendisine savrulan hakaretleri defalarca izliyordu. Normalde önemini yitirmesi gerekirdi bunların. Ne olduğunu anlamıyordu. Huzura ermesi gerekiyordu. Kendisine azap verecek şeyleri görmesi gerekmiyordu. Sessiz çığlıkları her ne kadar bunu dillendirmeye çalışsa da yetmiyordu zamanın acımasızlığıyla saklanmış anıları dağıtmaya. İçini dağlayan sözler yaralarını deşiyordu şimdi. Babasına olan öfkesi ruhunu sarmalarken çektiği azap dayanılmazdı. Yaptığı kavgalar… Onlar da şimdi önemini yitirmişti. Fakat zamanın içinden süzülüp ruhunu mengene gibi sıkmaya başladılar. Kırdığı kalpler, yıktığı hayatlar… Her ne kadar bilinçsizce yapılmış eylemler gibi görünse de zehirlerini akıtıyorlardı şimdi benliğe. Bu kadar acı dayanılmazdı. Fakat artık kavramlar değişmişti. Hey şey dayanılabilirdi. Şu ana kadar hissetmediği acılar tecrübeyle bunu ona gösteriyordu. Julia…en acısı buydu. Aynı zamanda en iç rahatlatıcı olanı. Belki de ona gidiyordu. Ölümünü defalarca izlerken, kendisinin acı ve intikam dolu attığı çığlıkları binlerce kez yükseltilmiş olarak duyarken acı bir kez daha dayanılmaz noktaya ulaştı. Bu acının içinde tek bir damla su geldi ruhunu soğutmaya çalışırcasına. Azap içinde o damlaya tutunurken tek bir yüz kendisine hala umudun var olduğunu hatırlattı. Kendisine iyimserlikle bakan Julia…Kısa süreliğine de olsa acısı dinmişti. Ona gidiyordu, yıllar önce kaybettiğinin yanına. Ne kadar acı çekeceği önemli değildi. Sonuçta birlikte olmak istediği kişinin yanında olacaktı.

Görüntü tekrar değişti. Benliğini sarmalamaya başlayan acı daha şiddetlisinin geleceğini haber veriyordu. Daha ne kadarına dayanabilirdi bilmiyordu. Ne kadar süreceğiyse belirsizdi. Ruhu oysa gökyüzüne yükselmeye bile yeni başlamıştı. Şimdiden bunları hissetmek acımasızlıktı. Hayatında o kadar kötü ne yapmıştı ki bu kadar acı çekiyordu? Ne kadar yakarsa da yersizdi. Onu duyan yoktu. İran Dağları… orada deneyerek öğrendiği her şey birden kendisini sarmalamaya başladı. Karabasan büyüsünün üzerine çöken etkisi sanki bin kat artırılmıştı. Büyünün özünü yaşıyor gibiydi. Tüm acılar birleşmiş yüreğine nüfus edercesine kemiriyordu kendisini. Acı tekrar dayanılmaz noktaya ulaştığında durdu. O an her şey durdu. Dalga ruhundan çekilirken tsunami gibi gelen başka bir dalga ruhunu boğdu. Mısır…Romanya…İran…İspanya acı çektiği tüm yerler… her şey… bir yumak halinde üstüne çöktü. Çığlığı sonsuzluğun içinde dağılırken tekrar her şey bir anda duruldu. Yeni bir dalga beklerken farklı bir enerji hissetti. Diğerine denk, güçlü, mağrur… ne olduğunu anlamayamadığı bu enerji etrafını sararken iki gücün çarpışmasına tanık oldu. İki haşmetli güç ve kırılgan bir ruh aynı savaşa sürüklendi. Gökyüzüne yükselişi durmuştu ve sonsuzluğa ait olmayan sözler doldurmuştu dört bir yanı. Yavaş yavaş bedene geri dönüyordu. Ruhu belirli kalıplara sokulmaya çalışırken çektiği acılar geçmişini görürken çektiklerinden de beterdi. Ruhu kavruluyordu, zorlanıyordu. Her şeyin durulduğu anda bir top ışık çaktı. Gözlerinin önüne yerleşen anlık görüntü hayatın tekrar bedenine girdiğinin habercisi olmuştu. Kalbi, boşalmış damarlarına kanı göndermeye, tüm damarları yaşamın nefesiyle dolmaya başlamıştı. Tüm fonksiyonları eski haline gelirken yaşadığı rahatlama paha biçilmezdi.

Şimdi hayata yeniden dönmüştü. Acıları katlanılırdı, fakat hiçbiri geçmemişti. Gözleri perdelemiş karanlığı delmeye çabalasa da henüz o kadar gücü yoktu. Dinlenmesi ve gücünü toplaması gerekiyordu. Vücudunu kaplamış olan yüksek ateş ona yeni yeni görüntüler iletmeye başlamıştı. Bir kısmı gerçek, bir kısmı değil. Şimdilik onun önemi yoktu. Şuan önemli olan gerçek ya da yalan görüntülerin ona ne hissettirdiğiydi…Acı! Romanya’ya geri dönmüştü sanki. Julia ile tanışmaları, birlikte geçirdikleri zamanlar, içine işleyen bakışlar, gülüşmeleri ,şakalaşmaları o zamanlar yaşadığı her şey belli belirsiz görüntülerle birlikte bir yumak oluşturmuş zayıf zihnini acıtıyordu. Onu kaybedişi, vampirlerin saldırısı, vahşetle çarpılmış yüzler, yıkılmış bedenler, kaybedilmiş yakınlar, harebeye çevrilmiş köy ve Julia’nın cesedi…Tüm bunlar hatıralarının mezarlarından fırlamış teker teker gözlerinin önünden geçiyordu. Defalarca belki de binlerce kez kabusunda onu kurtarmayı deniyor ve aldığı yanıtsa kötülükle yoğrulmuş bir şeytanın kahkahasından başka bir şey olmuyordu. Anıları kendisiyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. Her şeyi durdurmaya çalışsa da güçsüz düşmüştü, birşey yapamazdı. Sadece izlemekle ve acı çekmekle yetinecekti.

Tüm görüntüler bir anda bulanıklaşmaya başladı. Her şey silindi gözlerinin önünde. Ne olduğunu daha anlayamamışken bilinci yavaş yavaş açılmaya başladı. Önce gözlerini araladı tekrar doğduğu dünyaya. Flu şeklini almış görüntüler midesini bulandırınca gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Görüntü netleştiğinde bir tavana bakıyordu. Bakışlarını hareket ettiremeyecek kadar yorgun ve bitkin hissediyordu kendisini. Zihni bile durmuştu sanki. Hiçbir düşünce taşımıyordu. Etrafını kaplamış olan hafif aydınlık ona yaşadığını söylese de o bunun bile bilincine varamıyordu. Yanıbaşında oturan birinden gelen ses tüm zihnini bir makineymişçesine çalıştırdı. Bakışlarını masum sesin sahibine yöneltti. Kaşlarını çatıp karşısındaki yüzü inceledi. Kuzgun karası saçlar, derin bakan mavi gözler, biçimli yüz hatları… Acaba cennete mi düşmüştü? Yanıbaşındaki de bir melek miydi kendisiyle ilgilenmek için gönderilmiş. Zihni bu bulanık düşünceleri hemen savuşturup vücudunda çektiği acıları hatırlattı ona. Bu kadar acıyı bir ölü hissedemeyeceğine göre yaşadığını düşünürken küçük bir inleme koydu ortalığa. Gözlerini kısa süreliğine kapadığında kesik kesik görüntüler gözlerinin önüne geldi. Mısır…piramitler…yedi kara büyücü, büyüler ve daha fazlası. Heyecanla doğrulduğunda nefes nefese konuşmaya başladı. “ Yedi kara büyücü… savaş…sınav…mısır… “ gibi alakalı alakasız sözcükler ağzından yuvarlandı.

Hemen ardından bir öksürük nöbeti gelip kendisini buldu. Yana devrilip öksürüklere boğulurken başında hissettiği ağrı şiddetli zonklamalarla yanıt veriyordu. Her bir öksürük yeni doğan bir bebeğin aldığı ilk nefesmişçesine kendisine acı veriyordu. Boğazı çıkarcasına bir süre öksürdükten sonra duruldu. Vücudunda hissettiği yanma yüksek ateşi olduğunu söylüyordu. Sanki kızgın güneşin altında kumlara yatırılmış gibi hissediyordu. Bu kadar acıdan sonra uyuşması gerektiğini düşündü. Demek ki daha o kadar acı çekmemişti. O an yaşadığının gerçek anlamda farkına vardı. Tekrar sırt üstü uzandı ve derin bir nefesl aldı. Aldığı nefesi ciğerlerinde tutmak istercesine bekledikten sonra saldı. Nasıl kurtulmuştu peki ve bu yanı başındaki kadın kimdi? Yavaş yavaş zihni kendini toparlıyordu ve sorması gereken soruları kendisine sıralıyordu. Üstelik Mısır’da olduğunu biliyordu; ama sanki farklı bir yerdeydi. Yorgun bakışlarını yanı başındaki kadına dikti tekrar. Yüzde gördüğü masumiyetin izleri kendisini etkiledi. “ Kimsin sen? “

En çok merak ettiği konu bir çırpıda ağzından fırlamıştı. Kadına merakla bakarken güzelliğinden etkilenmemek imkansızdı. Bu fikirleri hemen kafasından attı. Şuanda kafasını kurcalayan sorunlara odaklanmalıydı. Yanıbaşındakinin güzelliğiyle sonra ilgilenebilirdi. Ayrıca nasıl kurtulmuştu? En son hatırladığı şey yeşil bir akrebin kendisini soktuğuydu. Hemen ardından gelen büyü ise tılsımın kalkanını delip göğsünde bir yara açmıştı. Üstelik kendinden geçtiği sırada belli belirsiz gördüğü şeylerse kafa karıştırıcıydı. Gerçi onları hayale bağlayabilirdi. Peki ya akrep ve o karabüyücüden nasıl kurtulmuştu? O an göğsünde hissettiği bir acıyla eli bakışlarıyla birlikte göğsüne gitti. Orada iyileşmiş ve geriye ufak bir izi kalmış yarayı ve artık tılsımının olmadığını gördü. Merakla bakarken topuğunda hissetmekte olduğu başka bir acı dikkatini dağıttı. Akrebin bıraktığı hatıra da orada olmalıydı. Fakat şuan oraya bakamayacak kadar yorgun hissediyordu. Tekrar bakışları yanındakine çevrildi. “ Bana ne oldu? “


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://deathomens.turkforumpro.com/t154-argarot-deathen-anka
Usta
Usta
Usta


Mesaj Sayısı : 44
En Belirgin Özellik : Puan veririrm
Kayıt tarihi : 23/03/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek:
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
50/100  (50/100)

MesajKonu: Geri: Argarot Deathen   Perş. Mart 24, 2011 2:51 pm

Anlatım (Akıcılık, betimleme, vs.): 24/25
İmla: 13/15
Görünüm: 9/10

Büyücü Gücü: 46/50 Puan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Argarot Deathen
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 ::  :: RPG MERKEZİ :: Büyücü Gücü-
Buraya geçin: