Bu büyülü dünyada karanlıkta yolunuzu bulmaya çalışmak istiyor musunuz?

Sitemize üye olunuz...



 
AnasayfaDeathomens RPGKayıt OlGiriş yap
Hoşgeldiniz. Lütfen, Giriş yapınız ya da Kayıt olunuz.








Sitemize hoşgeldiniz!
Harry Potter zamanını hatta bilinen dört büyücü zamanını bile geride bırakıp daha öncelere götürüyoruz sizleri. Alışılmamış temamız ve özgün sistemlerimizle beraber sizleri bekliyoruz. Sihirli dünyamızın kapılarından geçerek bu heyecan dolu kurguda yerinizi alabilirsiniz.
Sihirli günler dileriz.


blablabla
SITE STATS

User Legend

Paylaş | 
 

 Kaname.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Kaname



Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 09/05/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek:
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
43/100  (43/100)

MesajKonu: Kaname.    Ptsi Mayıs 09, 2011 12:28 pm

Aşk bir sırlar kalemi değil sorunsuzlar bilginidir. Aşk, bazen gerçeği saklamak bazense hiç nefes almadan haykırmaktır onu sevdiğine… Aşk, aşktır. Bazen dumanı tüten bir baca gibidir bazense dağa kurulmuş yalnız bir ev. Aşk bazıları için bir imtihandır. Bazıları içinse bir kurtuluş… Kurtulmak sizin elinizdedir fakat biraz süre geçtikten sonra siz artık siz değilsinizdir. Aşk, işte öyle bir karmaşadır ki, en sessizlerine bile güç verir. Aşk, öyle bir karmaşadır ki en çılgın sular bile durulur. Fakat herkes aşık olduğunu sansa da aslında çok azı gerçekten aşıktır. Gerçek aşkı bulmaksa bu dünyadaki en zor şeydi. Fakat Constantine bu konuda bir hayli şanslıydı. Ocak ayı ve günlerden Salı… Constantine Salı günlerini bir türlü sevememişti. Hep başına kötü şeyler geldiği için olabilirdi. Fakat bugün Lizbeth’iyle buluşacaktı ve başına kötü bir şeyin gelme olasılığı henüz yoktu. Lizbeth başına gelen en iyi şeydi. Aslında başına gelen iyi tek şeydi. Hayatı boyunca ölümü tatmıştı. Fakat sevgiyi sadece Lizbeth’inin kollarında ve onun dudaklarında buluyordu. Onu kaybederse ne yapardı? Bir romanda okuduğu sözleri anımsadı. Bir erkek sevdiğine olan aşkını şöyle tanımlıyordu. “Senden önce, hayatım ay olmayan bir gece gibiydi. Çok karanlıktı ama yıldızlar vardı – ışığı, nedeni işaret eden.. ve sonra sen bir meteor gibi gökyüzüme girdin. Birdenbire her şey yanıyordu; parlaklık vardı, güzellik vardı. Ve sen gittiğinde, meteor ufukta kaybolduğunda, her şey simsiyah oldu. Hiçbir şey değişmemişti, ama benim gözlerim ışıktan kör olmuştu. Yıldızları göremiyordum artık. Ve hiçbir şey için bir neden kalmamıştı.” İşte beş yıl boyunca kör olmuştu Contantine. Tekrar Lizbeth’inin kokusuydu gözlerini açan onun. Tıpkı Mısır yöneticisi olan Yusuf’unun özlemiyle yanan babasının gözlerinin açıldığı gibi… Onu seviyordu. Sadece Lizbeth olduğu için değil onunla beraberken kendisi olabildiği için seviyordu. Mortegue soyuna tıkılıp kalmadığı için seviyordu. Onu seviyordu çünkü aciz benliğinde sadece ona sevgisini verebilirdi. Ondan gerçekleri saklamak zorunda kalmaktan nefret ediyordu. Bazen artık ne olursa olsun anlatacağım dese de hep boğazında bir şeyler düğümleniyor karnına yumruk yemiş gibi oluyor ve söyleyemiyordu işte. Aciz kalmaktan nefret etmesinin bir tek sebebi vardı işte o da buydu. O’nun elini kalbinde hissettiğinde bütün üzüntü ve kederleri silip yerine şu ana kadar kimsenin çıkaramadığı güzellikleri çıkardığı için seviyordu. Hatta inançtan arınmış kalbini bir tapınağa çevirdiği için seviyordu. Bunu kimse yapamazdı. “Benimle konuşmayacak mısın Lizbeth?” Sesi biraz isyankâr çıkmıştı. Neredeyse yarım saattir birliktelerdi fakat Lizbeth’in dudaklarından bir kelime bile dökülmemişti. Sessizlik onunla arasında bir duvar örmüştü. O ne kadar duvarlarla savaşsa da Lizbeth bugün sinirliydi. Fakat bunu nedenini Constantine bilmiyordu. Aralarındaki sessizliktense nefret etmişti. Yavaşça ona yaklaşıp arkasından beline sarıldı ve başını saçlarına gömdü. “Benim güzel Lizbeth’im neden bu kadar sinirli? Bilmeden bir kusurum mu oldu?” Sözlerinden sonra boynuna bir öpücük kondurdu. Bu masum bir öpücüktü. Lizbeth sinirliyken ona aksi bir şekilde dokunmaması gerektiğini bilecek kadar zekiydi. “Ah, Hadi Leydim! Sorunun ne olduğun söyleyin ve birlikte çözelim. İkimizin üstesinden gelemeyecek bir sorun yok. Sizin böyle sükunete boğan ne?” diye inledi bu sessizlik artık hart safaya ulaşmıştı. Ve Contantine bu sessizliğe tahammül etmek istemiyordu. Sonuçta birliktelerdi ve böyle sessiz kalmak gerçekten çok acıydı. Cehennem denen yer varsa o an orada olmayı istemişti Contantine. Çünkü reddediliş ağır gelmişti. Hem de Lizbeth’iydi onu reddeden... Bir erkek işte o an ağlayabilirdi fakat durmuş kendisini dizginlemişti Constantine. Henüz ağlamayacaktı. Neden reddedilmişti? Sevgilisinin yüzündeki bu dehşetin sebebi bu öfkenin kaynağı ve bu acının mütekabili kendisi miydi? Onun gözlerinde böyle bir nefret görmek kesinlikle ölüme bedeldi. Constantine o an en büyük kuyulardaki cani ateşlere kurban gitmiş gibi hissediyordu. Her tarafı yanıyordu aynı zamanda da üşüyordu. Uyuşmuştu. Bir boşukta kaybolduğunu düşünüyordu. Lizbeth’i ışığı nerdeydi? Lizbeth’i ona kızgındı. Hem de çok… Fakat bunu kabul etmek bir aşık için oldukça zordu. Constantine aşkını kaybetmek üzereydi. "Susuyorum çünkü öfkemi zor kontrol ediyorum. Sorunu merak ediyorsun demek.. işte bu! Mendildeki o kan bana ait Constantine.. Senin yüzünden akan kanım. Beni tehdit eden konsey başkanın akıttığı kan. Elindeki başlamış bir savaşın sembolü ve sen sevgilim bu savaşın tek nedenisin. Çünkü bana ihanet ettin." İşte bu sözler acıtmıştı. Öfkeli olduğunu en azından kendisine karşı öfkeli olduğunu biliyordu Lizbeth’in. Fakat kendisi yüzünden onun yaralanmış olması… Aralarındaki bağdan ona ulaşmak istesede Lizbeth bütün bağları sıkı sıkıya kapamıştı. Ne kötü. Bir hizmetkar efendisinin iç dünyasına giremiyordu. Fakat bu gece olacak en kötü şeyin bu olmadığını söylüyordu içinden bir his… İşte bu daha kötüydü. Onun kanlı mendiline baktı. Konsey başkanı hakkında vampirler arasında hiç kötü bir söz işitmemişti. Fakat şimdi Lizbeth’inin kanını akıttığını duyduğunda gözlerinde şimşekler çakmıştı. Peki o an kendisi neredeydi? Lizbeth’ine verdiği Şovalyevari sözü niye tutmamıştı? Kendisinden nefret ediyordu. Bunu kimse değiştiremeyecekti. İhanet sözcüğü ise rize-i elmas tozu gibiydi. Kalbi yanıyordu. Gözlerinde yaş damlaları birikmişti. Fakat o ağlamazdı. Ne bugün ne hiçbir zaman… Fakat şimdi içinden ağlamak geliyordu. Eli yavaşça silahının kabzasını okşadı. Kurtuluşu o silahta saklıydı. Acı dayanılmazsa ölmek ve dolayısıyla kaçmak kolay olanıydı. Fakat ölümü Lizbeth’ini de öldürebilirdi. Buna nasıl dayanırdı? Ama o an en mantıklısı o gelmişti. Ölmek… Fakat aşkta mantık yoktu. Öyle ki Constantine bir zamanlar uçurumun kenarındayken Lizbeth için ölmeyi değil onun için yaşamayı seçmişti. Yaşam zor olanıydı. Ölüm sadece kaçıştı. Ölen kişiler arkalarında bıraktıklarını düşünmezlerdi. Sadece ölürlerdi. Yüzüne çarpılan dosya onu yine korkutmuştu. Lizbeth… Hakkında ne öğrenmişti de bu kadar sinirlenmişti? Bilmiyordu. Aslında bilmek de istememesine rağmen birazdan öğrenecekti. Bu iyiye işaret değildi. Yere birkaç fotoğraf düştü. Birkaç ASKER ile aynı karelerdeydi ve bu fotoğraflardan habersizdi. Yere dosyadan çıkan sicil kağıdı da saçılmıştı. Kod adı, gerçek kimlik bilgileri, aldığı sahte kimlik ve pasaportlar, öz geçmişi, kişisel özellikleri, zayıf ve güçlü yanları ve yetenekleri… Hepsi detaylıca dosyanın içinde vardı. Bunu biliyordu. Çünkü asker dosyaları böyle hazırlanırdı. Bu bir kuraldı. Katıldığı görevler ve ilişkilerini düşündü. Fakat kötü ve aşırı bir durum görememişti. İtalya’ya bir kan avı için gittiğinde otel odasında kendisine yazılan mektubu hatırladı. “(…) İhanet de aşk kadar masumdur. En masum sevgiliye sahip olan asker bir ölümsüzün kalbini ancak bir ölümsüz çalabilir. Sen ‘O’ değilsin. Ölümün Sevgilisi Elizabeth’le birlikte.
Sevgiler Oğlum Annen”
Gözleri tekrar ANNE’den gelen mektuba aralanmıştı. İhanet… Kim ihanet ediyordu? Ama kıskanmaya hakkı yoktu. Çünkü bir Tanrıça’yı kimden nasıl sakınabilirdi? "Bu gece Constantine, tüm sırlar açığa dökülecek. Tüm yalanlar, ihanetler ve sonuçlar.. Sana dört izimi vererek, insan hizmetkarım yaptım. Asla diğer vampirler gibi davranıp, seni zorlamadım. Sonsuz yaşamımı, güçlerimi ve hayatımı paylaştım. Tabi tüm bunların ötesinde sana aşkımı, bedenimi ve tüm kalbimi verdim. Oysa sen en büyük düşmanım için çalışıyorsun. Bana nasıl ihanet edersin! " Constantine gözlerini kapamıştı karşısındaki öfke fırtınasının bir an önce geçmesini diliyordu. Fakat durulacak bir fırtına gibi değildi bu. Şimdi ne yapacaktı? Nereden öğrenmişti Lizbeth KADAJ için çalıştığını ayrıca KADAJ’la ne sorunu vardı onun? Ve asıl soru ailesini mi yoksa Lizbeth’ini mi seçecekti? Lizbeth’ten vazgeçemeyeceği kesindi. Ama ya ailesi… Onu büyüten bu yaşa getiren ailesine sırt mı çevirecekti? Ailesinin kendisinden tek istediği şey KADAJ’da çalışmasıyken şimdi bu isteklerine karşı mı gelecekti? Cevabından korkulan sorular vardı. Constantine bu sorunun cevabından korkuyordu. "Bu gece bana dokunmana izin vermiyorum. Bu gece ve belkide sonsuza dek.. Bunu senin sözlerin belirleyecek.!" O anda yüksek sesle “Bunu yapamazsınız!” diye bağırdı. Onu severken ondan uzak durmak… Kesinlikle tahammül edilemezdi. Kalbindeki endişe dayanılmaz hale geldiğinde “Kadaj benim ailem. Ama Lizbeth’im isterse bir hain gibi ezilmek sonucu olsa bile ayrılırım. Ama benden uzak durmanız… Ah, kesinlikle buna dayanamam. Gözlerinizde nefreti gördüm. Her zaman aşkla bakan o gözlerde bugün nefreti şüpheyi gördüm. Artık biliyorum ki bundan sonra hiçbir şey eskisi olamayacak ve ailem, evet Kadaj bana dün Morte d’Amour’la olduğunuzu söyledi. İhanet konuşulacaksa bunu ileri sürebilirdim. Fakat ben sadece bir köleyim ve buna hakkım yok! Haddimi bilirim ve haddimle ölürüm.” Dedi. Daha Lizbeth ne olduğunu anlamadan gümüş bıçağı kalbinin alt kısmına soktu. Kanı çok hızlı bir biçimde bedenini ter etmeye başladı. Yutkundu. Hizmetkar olarak öğrendiği tek şey kendilerini öldürdüklerinde efendilerine zarar gelmediğiydi. Constantine yavaşça hayatından koparken Lizbeth çapcanlı kalacaktı. İlk dizlerinin üzerine sonrada yere düştü. Gözleri kapanmadan önce söylediği son sözleri ise şunlardı ; “Bırak! Yanacaksam eğer, O kibriti ben yakarım; Hiç değilse kendi yangınımda yanarım. Ne yangınlarda yandım ben Korkma buna da dayanırım Olmadı kendi kendime kıyarım.*” Tanrı var mıydı? İşte şimdi öğrenecekti. Bunca yıldır kiliseye bile girmeyen bu beden Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu geri dönüşü olmayan bir şekilde öğrenecekti. Artık yalan yoktu. Artık sır yoktu. Artık sadece ölümün soğukluğu vardı. Artık dünyevi zevklerin bir zamanlar doldurduğu yerlerdeki boşlukların sızısı vardı. Artık kendisini bile kaldıramayacak kollarda Lizbeth’in tutkulu hatıraları vardı. Onun biçimli dudaklarından en büyük zevki tattığı anların sızıları vardı. Artık gözyaşı yoktu. Ama artık sarılabileceği Lizbeth’i de yoktu. O yoksa diğer şeylerin ne önemi vardı. Constantine güçsüz düşmüştü. Ölümü seçerek kolay olana adım atmıştı. Ne yazık! Ne zavallıca! "Asla.. Kendine kıymana bile izin vermiyorum. Beni bırakamazsın" Melek öfkesini yitirmişti. Sesinde ne vardı böyle? Acı? Yapma güzel melek sen sakın ağlama! Diye düşündü. O ağlarsa dünyaya lanet inerdi. Tanrıçalar ağlamazdı. Onların gözyaşları asla dökülmemeliydi. Ama Tanrıça ağlıyordu. Hem de değersiz zavallı bir kulu için. Ağlama demek istedi. Fakat dudaklarından bir kelime dahi süzülemedi. Elini tutmak teselli etmek istedi ama yine olmadı. Bedeni üzerinde bütün kontrolünü yitiriyordu. İçinde yanan ateşin söndüğünü hissediyordu. Ölümü hissediyordu. Demek böyle oluyordu ölmek… Kimseye anlatamayacak olması ne kötüydü bu boşluğu… Her yer hep böyle karanlık mı olacaktı? Olmasın! İstemiyordu. Hem karanlığın neresi güzeldi içinde Lizbeth olmayınca? Aslında hiçbir şey içinde Lizbeth yoksa güzel değildi. Keşke onu son kez öpebilseydi. Keşke… Keşke o dudaklardan duyduğu son söz “Seni seviyorum” olsaydı. Ama ne çare? Vücudundan oluk oluk kan aktığını hissediyordu. Birisinin nasıl öleceğini iyi biliyordu. Peki neden uzun sürmüştü? Neden ölmemişti? Oysa dışarıdan bakılınca ne kadar kısa geliyordu bu ölüm, bu son nefes… Ruhu neden ondan ayrılmakta tereddütlüydü? Nedendi bu beklenti? Nedendi bu direniş? "İç aşkım.. Kanım senin kanım, bedenim senin bedenin. Kalbim ise tamamen senin..” Tanrıça? Yine onun sesi… Dudaklarında bakır bir tat… Neler oluyordu? Boğazından aşağıya yakıcı bir şeyler iniyordu. Güçleniyor muydu? Ama ölürken insan güçlenmezdi. Bilhassa zayıflardı. Ve sonra da kaçınılmaz son, son nefes, son ışık görünürdü… Ardı karanlıktı. Fakat bedeni bunun aksini yapıyordu gözlerini açmayı başardığı anda ise Lizbeth’ini gördü. Onun kahverengi saçlarını hüzünlü ama bir o kadar da sevgiyle bakan gözlerini… Yüzündeki acıya kendisinin sebebiyet verdiğini anladığı anda o bıçağı bir kez daha kalbine saplamak istedi. Fakat duraksadı. Nasıl yapardı? Gözlerini açmayı denedi. Olmadı. Henüz yeterince güçsüz değildi fakat gayet iyi duyuyordu. "Bana dön Constantine'm. Bana dön. Varlığımın nedeni, aç gözlerini lütfen." Yine kalbin oklar serpildi. Onun böyle çaresiz sesini duymak… Ölmek kolay olandı. Zor olan yaşamaktı. Onun için yaşayacaktı. Ölmek istemiyordu. Nasıl atlamıştı? Eğer kendisi ölürse belki Lizbeth’i fiziksel anlamda zarar görmeyecekti fakat ruhsal anlamda tam bir çöküntü yaşayacaktı… Yapamam diye içerledi. Ah, tanrıçam. Beni bu kadar sevmenizin anlamı ne? Layık mı benim değersiz ruhum sizin asil göz yaşlarınıza? Yapmayın! Diye düşündü. Fakat sözleri bir türlü dile gelmiyordu. "Ey gözler.. son kez bakın... Kollar.. son kez kucaklayın... Ve dudaklar, ey siz nefes kapıları.. Yasal bir öpüşle mühürleyin doyumsuz ölümün yaptığı bu süresiz antlaşmayı.....*" Sheakespeare. O ölümsüz sanatçının yazdığı bir sonraki repliği adı gibi biliyordu. ‘Hadi be lanet adam aç gözlerini!’ diye düşünürken bile kendisine küfür ediyordu. Sevdiğinin bir sonraki yapacağından öylesine korkuyordu ki ben buradayım demek için adeta can havliyle uğraşıyordu. Son bir kelime. Bir yapma diyebilseydi keşke. Ölümü o an doğru olan şeyken niçin şimdi yaşamak için çaba gösteriyordu? Düşüncesizliğinin bedelini ödüyordu. Ah, kafir beden! Ah, kafir ruh! Sen kimsin ki Tanrıça’na acı veriyorsun? "Ölüyorum, işte .. bir öpücükle....... Ey Hızır gibi yetişen hançer: Senin kının burası. Orda paslan ve bende öleyim..." İşte. Beklenen sözler gelmişti. Sonrasında ne olacağı bir kabus gibi gözlerinde canlanıyordu. Lizbeth’i kendisine zarar verecekti. Ama nedense vücudunda ona bir şey olduğuna dair bir belirti olmadı. Vücudu asitle yakılmışcasına yanmadı. Sadece biraz canı acıdı fakat bu beklediği şeyin yanında noel hediyesi kadar cömert kalmıştı. Dudaklarında bir kez daha kan hissetti. Ardından gözleri aralandı. "Ey parlak melek, konuş yine! Sen, göz kamaştıran bir parlaklık veriyorsun geceye...* Ölüm bizi ayıramaz Constantine. Sonsuza dek birlikteyiz..." Bir gecede başlamıştı her şey ve bir gecede bitmişti, hayatı böyle bir düzen içerisinde geçip gitmek zorunda mıydı bilmiyordu fakat bazı zamanlarda gerçekten yoruluyordu, bu yorgun olduğunu hissettiği anlardan biride Lizbeth’e aşık olduğunu ama bunu kendi kendine itiraf etmeyi yediremediğini o geçmek bilmeyen anlardan biriydi. Bu yüzden suskunluğu tercih etti ve arkasını dönüp giderken sessizce takip etti. Sanki bir dejavu yaşıyor gibiydiler. Tanrıça loş ışığın altında sessizce kendisine bakarken genç adam onun yıldızların üzerine yansıyıp onu her zamankinden biraz daha gizemli ve çekici yapmasını seyretti. O an çekip gitmesine bir ses çıkartmayabilir kendide kendi yoluna gidebilirdi ama bunu yapmayacaktı, onu bir kez kaybetmişti bir kez daha buna tahammül edebileceğini sanmıyordu Lizbeth kendisini artık eskisi kadar sevmiyor olduğunu düşünse de onun için savaşacaktı. Bıkmıştı bu kibarlık kaplamalı sözcüklerden ve kendisine bu kadar kolay yol veremeyecekti, bu yüzden onu belinden tuttu ve dengesini kaybetmesini sağlayacak kadar hızla çekip kendi vücuduna bastırdı, konuşmasını bölen dudağını onunkilere hapsettiğinde özlemini ve bunca zaman boyunca yaşadığı her şeyi onun dudağında gideriyor gibiydi. Onu ilk öptüğünde hissettiği şeyleri bütün canlılığı ile tekrar ve tekrar hissediyordu, Lizbeth’e aşıktı,O bir vampirdi. Evet, ama onu seviyordu. Büyük bir ihtimal babası bundan hiç hoşlanmayacaktı, Onu düşünmekten artık eskisi gibi kimse ile ilgilenemez olmuştu bu yüzden en azından bir gülücüğünü hak ediyordu. Bu şekilde çekip gidemezdi. Lizbeth’e biraz özlem biraz şehvet ve birazda aşkla dolu bir duygu ile harmanlanmış öpücükler sundu. Onun kollarının artık savaşamayacakmış gibi çaresizce iki yana düştüğünü ama öpücüğünün tüm bunlara rağmen karşılık verdiğini biliyordu. Bu yüzden ona sıkıca sarıldı, hiç bırakmayacakmış ve yine kaçıp gitmesinden korkarmış gibi. Aslında bu olanlar iyi bir hatıra mı? Diye düşünmeden alamıyordu kendisini fakat kararı kalbi vermişti. Lizbeth’siz olmazdı. Babasının ailesinin ve o askerlerin ne düşündüğü zerre kadar umurunda değildi artık. "Senden nefret edemem çünkü VAR OLMA nedenimsin. Seni her şeyden çok seviyorum, yinede bir daha bunu bana yaparsan, hançeri kendi kalbime saplarım sevgilim." Bu sözlerden sonra güzel Tanrıça genç adamın kollarına yığılmıştı. Bedenini her tarafı kendine yeni geliyor olsa da Lizbeth’ini kendisine çekti ve yine sıkıca sarıldı. Ağlamaya başladı. Bir erkek ağlamazdı. Bir erkek sadece kaybedeceğinden korktuğu şeyler için ağlardı. Bir erkek sadece kadını için ağlardı. Aslında erkeklerin ağladığı zamanlar kayıplar ya çok yakındı ya da teğet geçmiş olurdu. İşte, sevdiği kadını neredeyse kaybediyordu. “Özür dilerim.” Sözlerinden sonra onu öptü. Yüzünü saklayan saçları geriye attı. Tekrar, tekrar öptü. Ardından onu yavaşça döşemeye bırakıp duvardan destek alarak doğruldu. Ayakta durması birkaç dakikasını almıştı. ASKER’lik hormonları işe yarıyordu. Ve devreye vampir kanıda katılınca sonuç muazzamdı. Yavaşça eğilip Lizbeth’ini kollarına aldı. Kokusunu içine çekti. Bu duygudan nasıl vazgeçmeyi düşünmüştü. Yatağa yatırdı üzerini kapadı. Ardından da bu sefer o kendi kanını sundu. Tabi ki itiraz etmesine izin vermeyecekti. Çünkü Lizbeth’inin güçsüz olması gerçekten kötü bir durumdu. Boğazını ağzına uzattı ve iş birliği yapmasını sağlayarak üzerine eğildi. Kanı vücudundan çekilirken yerine nahoş bir duygu geliyordu. Bu duyguyu sevmişti. Zaten bir vampire kan vermenin tattırdığı en iyi şeydi. Tabi ki burada Lizbeth’in güçlendiği duygusu da vardı fakat o mutlak mutluluktu. Yeterince kan verdiğini düşündüğü anda geri çekildi. Sonra kısık ve derinden gelen bir sesle konuşmaya başladı. “Ailem Lizbeth! Onlar koca bir sır. Bir insan aileye ne kadar hizmet ederse o kadar çok bir şey bilir. Ne kadar yükselirsen sırra o kadar yaklaşırsın. Ailemle ilgili tek bildiğim şey KADAJ! Ve ona hizmet etmem. Biliyorum benden anlatmamı bekliyorsun ama bilmediğim şeyi nasıl anlatabilirim ki? Özür dilerim Lizbeth. Sephiroth bize hiçbir şey anlatmıyor. Ben sadece bir maşayım. İstenileni yapmak zorundayım. Özür dilerim…”
Oyun Dışı: * Macbeth W. Shekespeare *Anne = Belle Morte Sinful Darkness'ta yapılmış karşılıklı bir rol oyunudur.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Usta
Usta
Usta


Mesaj Sayısı : 44
En Belirgin Özellik : Puan veririrm
Kayıt tarihi : 23/03/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek:
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
50/100  (50/100)

MesajKonu: Geri: Kaname.    Çarş. Mayıs 11, 2011 3:21 pm

Anlatım: 22/25
İmla: 12/15
Görünüm: 9
/10


Toplam: 43 Puan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Kaname.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 ::  :: RPG MERKEZİ :: Büyücü Gücü-
Buraya geçin: